“Sen cennet kadar güzel, kahraman Osmaniye
Kurtuluş yıllarında tutuştun ateş oldun
Yedi Ocak'ta bin ders vererek düşmanlara
Yükseldin gökyüzünde güneş oldun.”
  Mehmet AVŞAR

Osmaniye, vazgeçilmez sevdamdır. Yıllarca bu sevda ile yattım, bu sevda ile uyandım. Ömrümün sonuna kadar da Osmaniye'yle yatıp, Osmaniye'yle kalkacağım. Vefanın ne olduğunu bilmeyenler ne anlar memleket sevdasından!.. o­nlar, ancak doğup büyüdükleri ve aynı zamanda da doydukları yere vefasızlık etmekle meşguldürler. Ne yazık ki Osmaniye ve Osmaniyeliler de bu vefasızlıklarla karşı karşıyadır.
Ulusal bir gazetenin Osmaniye temsilcisi olan muhterem bir zat, alır eline çamurdan bir kalem başlar Osmaniye'ye ve Osmaniyeliye çamur atmaya.  F klavyeden Q klavyeye geçiverir ve başlar o çamurdan kalemiyle yazmaya. Yazının başlığı ise “Osmaniye'de Neler Oluyor?” Yazıyı okumaya başladığınızda Osmaniye'de neyin olup bittiğinden çok Osmaniye'yi ve Osmaniyeliyi aşağılayıcı, karalayıcı, hakaretamiz ifadeleri birer birer başlarsınız görmeye.
“Bu yazı niye yazıldı?” diye sorabilirsiniz. Bu yazıyı, bir “sevgili” gazetecinin eline aldığı çamurdan bir kalemle Osmaniye'ye ve Osmaniyeliye insafsızca attığı çamurun ipliğini pazara çıkarmak için yazıyorum. Yakın dostlarım “Değmez, adamı meşhur edeceksin!” dediler. Aşağıda bahsedeceğim konulardan bahsedince bana hak verdiler. Maksadım kimseyi kırmak, gücendirmek ve küstürmek değildir; bu gibi şeyler benim fıtratıma aykırıdır. Ben, atılan taşın sıçrattığı kirli suları temizlemek ve gerçekleri ortaya koymak için bu yazıyı kaleme aldım. 
 Efendim, 'sevgili' gazeteci yazar söz konusu yazıda Osmaniye ve Osmaniyeliler için şunları söylüyor:
 “Niçin yazmaya ara verdiğimi, niçin yazmadığımı, tavır almadığım yakın dostlarıma, içtenliğine, dostluğuna inandığım dostlara açıklıyorum.
 Size de açıklayayım:
 Osmaniye'de insanlar sahtekar.
 Osmaniye'de insanlar nedeni bilinmeyen kinler içinde.
 Osmaniye'de insanlar cahil.
 Osmaniye'de insanlar aptal.
 ….
 Atatürk'ü hiç sevmez Osmaniyeli.
 Atatürk'ü sevdiğini söyleyenler de Atatürk'ün ne yapmak istediğini bilmez.
 Osmaniyeli anasını, avradını çok sever ama, tek bildiği şey önce o­nlara küfür etmektir.
 …
 ***
 Evet. Osmaniye'de neler olup bitiyor, diye soran dostlarıma ben bunları anlatıyorum.
 Osmaniye'linin nasıl aptal olduğunu,
 Bu olup bitenlere ilgisiz kaldığını anlatıyorum.
 Bu kentte yaşayanların haklarına sahip çıkmaktan ne kadar aciz olduğunu söylüyorum…”
 Söz konusu yazıdan aldığım birkaç cümleyi okuduktan sonra kin ve nefret duygularıyla karalanmış bu yazının yazı olmaktan çıkıp bir “karalama” olduğunu görmüşsünüzdür.
Neymiş efendim, Osmaniye'de insanlar 'sahtekar'mış!? Osmaniye'de hangi işler kimler tarafından düzmece yürütülüyormuş ki Osmaniye'deki insanların tamamı “sahtekâr” ilan ediliyor. Osmaniye'deki insanlar sahtekâr ise  siz de Osmaniye'de yaşadığınıza göre siz ne olmuş oluyorsunuz acaba?.. Burada genelleme yapmak ne kadar doğrudur?
Osmaniye'de insanlar sebebi belirsiz kin ve nefret duygularına sahipmiş!? Neredeyse herkesin birbirine akraba olduğu, birbirinden kız alıp birbirine kız verdiği, selam verip tokalaştığı, kucaklaşıp kol kola gezdiği bir memlekette kim, kime, niçin kin besliyormuş anlamak mümkün değil!..
Osmaniye'de insanlar cahilmiş!? Osmaniyeliler sizin hangi kriterlerinize göre cahildir? Kriteriniz okuma yazma ise Türkiye'nin dört bir yanında bulunan üniversitelerde binlerce Osmaniyelinin eğitim gördüğünü göz ardı edemezsiniz. Cahil olan bir memlekette bulunan o­nlarca dershaneye o­n binlerce öğrencinin gitmesi cahilliğe mi delalet ediyor? ÖSYM'nin yaptığı sınavlarda Türkiye birincisi çıkartmak ya da derece yapmak Osmaniyelinin cahilliği mi, yoksa bunları görmezden gelmek sizin mi cahilliğiniz?
Osmaniyeli, Atatürk'ü hiç sevmezmiş, Atatürk'ü sevdiğini söyleyenler de Atatürk'ün ne yapmak istediğini bilmezmiş!? İnsanın “Yuh artık!” diyesi geliyor. Anıtkabir'in en gözde yerinde yer alan mozolenin hemen üstünde bulunan 40 ton ağırlığındaki yekpare lâhit taşı Osmaniye'den götürülmüştür.  Bu lâhit taşın Çağşak köyünden Mamure tren istasyonuna kadar kağnılarla götürüldüğünü oradan da vagona yüklenip Ankara'ya trenle götürüldüğünü büyüklerimden defaatle dinlemişimdir. Bu lâhit taşı Atatürk'ü hiç sevmez dediğiniz, Osmaniye'nin yiğit ve vefakâr evlatları kağnılarla Mamure tren istasyonuna götürmemiş de başka şehirden gelenler mi götürmüştür?..
Osmaniye'mizin bereketli topraklarında yetişen Âşık Halil Karabulut, Abdülvahap Kocaman, Âşık Feymânî, Salih Sefa Yazar, Mehmet Avşar gibi sayısız âşık ve şairler Atatürk'e destanlar/ şiirler yazmamış mıdır? Âşık Halil Karabulut Atatürk'ü sevmeseydi “Atatürk ve Devrimleri Destanı”nda içindeki Atatürk sevgisini neden dile getirecekti:
 “Dinle ey Türk oğlu, dinle Türk kızı!
 Tanı, kimdir senin atan Atatürk.
 O kurtardı bizi, vatanımızı, 
 Ortaya koyarak baş, can Atatürk.”

 Atatürk'ü hiç sevmeyen bir Osmaniyeli bunların hangisini yapardı?..
 Osmaniyelinin nasıl aptal olduğunu, bu olup bitenlere ilgisiz kaldığını dostlarına anlatan gazeteci yazar böylelikle hakaretlerine bir yenisini daha ekliyor. Osmaniyelinin aptal olduğunu iddia ederek o­nların zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, alık salık birileri olduğunu söylemeye çalışıyor. Bay yazar, keşke kendisinin nereli olduğundan da bahsetseydi de kendisini bu ithamlardan kurtarsaydı. Yoksa bu kadar aptalın(!) içinde vay haline… 
 İçerisinde bulunduğunuz ruh halinizin düşüncelerinizi esir aldığınızı düşünüyorsanız bulunduğunuz ortamı değiştiriniz. Yeni yerinizden eski yerinize tekrar baktığınızda ne kadar da objektif düşünmeye başladığınızı görürsünüz. Çünkü insanoğlu elindekinin kıymetini ancak kaybedince ya da o­nun yokluğunu hissedince anlar. 
Osmaniye'nin kadrini, kıymetini Osmaniye'de yaşarken bilmeyenler gurbete çıktıklarında Osmaniye'nin taşına toprağına kurban olmaya başlar. Bu, insanoğlunun içerisinde bulunduğu ortamın iyi ve güzel yönlerini dışardan baktığında daha iyi tetkik edebilmesindendir. Ünlü gazete temsilcisine tavsiyem odur ki, gurbet gurbet geziniz de cennetten bir köşe olan Çukurova'nın incisi Osmaniye'nin kıymetini anlayınız. 
Ziya Paşa, “Dinime dahleden bari müselman olsa.” demiş. Aslında haksız da değil. Bir şeyleri iddia ediyorsanız iddianızı belgelemek zorundasınız. Her belge delil teşkil etmeyeceğinden ince eleyip sık dokuyarak, bin düşünüp bir yazmak gerekiyor. Yoksa çamurdan kalemle o kadar çok şey yazarsınız ki hakiki kalem sahipleri de çıkar kirlettiğiniz suyu temizler, ortaya çıkardığı gerçeklerle suratınıza bir şamar patlatıverir.
 Yazar dediğin atacağı taşın nereye düşeceğini bilmelidir. Atalarımız, 'Göğe tüküren yüzüne tükürür.' demiş. Yazmak, meziyet işidir. Her aklına geleni yazmak yazmak değil, olsa olsa karalamaktır. Aklına geleni yazmak marifet olsaydı memleket yazardan geçilmez olur, yazar çizer takımları da parmakla gösterilmezdi.  Eziyeti meziyete çevirmek er kişinin, meziyeti eziyete çevirmek ise her kişinin işidir. Gerçek kalem sahipleri ilkini gerçekleştirebilenlerdir. 
Havasını soluyup, suyunu içtiğiniz, doyduğunuz, belki de doğduğunuz güzel şehir Osmaniye'nin kıymetini hâlâ anlamamakta ısrar ediyorsanız, Zemzem Kuyusu'na 'şey' edenden bir farkınızın olmadığını düşünüyor; size ve sizin gibi düşünenlere âcizane şu tavsiyede bulunuyorum:
“Edep yâ hû!”

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.