Her akşam bilgisayarımın başına oturup tuşlarına basacağım zaman, zihnimin ön saflarına geçerek “ Okuyan var mı ki, yazıyorsun?” sorusunu mütemadiyen soran meçhul bir muziple karşı karşıya kalırım.
Gerçek anlamda okuyan kaç kişi kaldı ki? Hele de kitap okuyanımız pek kalmadı.
“Okumak, tanımı son derece geniş kapsamlı bir meziyet”tir. “Okuyan insan, bilgi açlığını gidermek için çırpınan ve hayatını kitaplara adayan kimsedir. Okumak bir cehd, gayret, azim ve sebat işidir.”
“Şöyle on dakika elindeki kitaba göz gezdirdikten sonra esnemeye başlayan veya uykuyla mukavele tazeleyen kimsenin kendini 'okuyucu' kabul etmesi mümkün değildir” diyen Dursun Gürlek, merhum Cemil Meriç'le birlikte bir oturuşta saatlerce süren kitap okuyuşlarından bahsetmektedir.
 Nasıl mı?
“Bir oturuşta saatlerce sayfaları çevirir, ciltleri devirirdik. Bazen günde beş altı saat, bilâ fasıla okuduğumuz da olurdu. Tabii ki o da pür dikkat dinler, esnemek de dahil, en küçük bir gaflet eseri göstermezdi. Benim dudaklarım yorulur, üstadın kulakları çanak anten gibi görevini yapmaya devam ederdi. Necip Fazıl'ın ifadesiyle 'Allah'ın iç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapadığı gerçek ve sahici münevver Cemil Meriç' tam bir dinleyiciydi.
   Okumak kadar dinlemek de büyük bir meziyettir. “İnsan okuyarak, görerek, gezerek öğrendiği gibi, dinleyerek de bilgisini ve faziletini artırır. Kainatın Efendisi'nin, ilâhi Kelâm'a dinleyerek muhatap olduğu bilinen bir gerçektir. Hz. Mevlânâ da Mesnevi'sine 'Dinle neyden...' diye başlamıyor mu? Hem uzun uzun deliller getirmeye ne hacet? İnsanın yaratılışında bizzat bu özellik kendini göstermektedir. Bakınız Cenab-ı Hak herkese iki kulak, bir ağız vermiştir. Bunun mânâsı iki dinle, bir konuş demektir. Ayrıca insan olur olmaz yerde konuşmasın diye dilini, ağzının içine bir nevi hapsetmiştir. Dişler, dilin iyi muhafaza edilmesi için birer sur olduğu gibi, dudaklar da kale kapılarıdır. Dilin huruç harekâtında bulunabilmesi için bu surları ve kale kapılarını şartlarına uygun olarak açması icabeder...”
“Okuryazar adam olmak” demek, öncelikle iyi, hem de çok iyi bir okuyucu olmak demektir. Hâlbuki son zamanlarda bizde okumadan yazar olmak tam bir moda halini almıştır. “Okumamış yazarlar”ın okumanın ehemmiyetini kavrayamamış olmalarının en açık delili, kafalarındaki boşluğu gazete köşelerine yerleştirmedeki hevesleridir. Hâlbuki yazmak da büyük bir kabiliyet ve ustalıktır. Okumadan yazmaya kalkanlar, testeresiz, kesersiz, çekiçsiz ve çivisiz ustalık yapmaya kalkan açıkgözlerden başkası değildir.
“Okuryazar adam” denilince, ilk etapta akla gelen ve anlaşılan “ilkokulu bitirmiş adam” zannedilmektedir. “Kekeleyerek de olsa bir sayfa yazıyı okuyabilen” düşündüklerini “karınca izine benzeyen” yazıya dökebilen, kendisini yazar zannetmeye başlamıştır.
Okuryazar adam olmak bu kadar kolay olsaydı, okumak ve yazmak böylesine değerli olur muydu?

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner30