Şairleri oldum olası kıskanmışımdır.  Söz dizerler sazın ince teline bini bir yaparak, bir cildi bir mısraa sığdırırlar. Şiirden bihaber şairlik taslayanları ise oldum olası sevememişimdir. Şairlik, kelimeleri yan yana ve alt alta rastgele dizmek değil,  şiirde göze ve kulağa hitap edebilmek, konu ile musikîyi bir noktada buluşturabilmektir.
Gerçek şairler sayfalar dolusu anlatılanları bir mısraa sığdırmayı bilenlerdir. Bu şairler bir mısraa ile sizi yedi kat göğe çıkarır da düşme korkusu nedir bilmezsiniz. İşte, bu gerçek şairlerden birisi de günümüz şairlerinin gıpta ettiği, hatta ve hatta kıskandığı “Bayrak” şairimiz Arif Nihat Asya'dır. Arif Nihat Asya'yı “Asya” yapan ise doğduğu günden itibaren çektiği acılar ve başından geçen çile dolu hayat hikâyesidir. 
Yedi günlükken yetim, dört yaşında iken öksüz kalan Arif Nihat Asya'nın çocukluğu, insanı derinden sarsacak ölçüde acı hikâyelere sahne olmuştur. Anasından dedesine, dedesinden halasına, halasından da devlet eline kalarak büyümüştür. Bu hayat macerası içerinde birçok acı hatıralar birer ibret levhası olarak karşımızda durmaktadır. Bu acı hatıraları Arif Nihat Asya, Yavuz Bülent Bâkiler'e şöyle anlatır:
“Eniştem, yani halamın kocası subaydı. Harb-i umumî çıkınca, kendisini derhâl cepheye götürdüler. …Kaldık mı yine sahipsiz, parasız pulsuz? ve hemen hemen aç, bî-ilaç! Ekmek karneye bağlandı. Her gün, adam başına bir-iki dilim ekmek veriyorlar. Herkes gidip fırına karnesini gösteriyor, parasını verip ekmeğini alıyor. Gelinlik çağındaki kızları şuraya-buraya göndermek olmaz. Fırına gidecek kala kala Arifçik kaldı. Halam, her sabah elime 3-5 kuruş verip, beni ekmeğe gönderiyordu. Küçük bir çocuk olduğum için, iten kakan çoktu. Hani bir yarım kilo ekmek için, fırın önlerinde saatlerce beklediğimi hatırlıyorum. Dolayısıyla mektebe de zamanında gidemiyordum. Bazen, günlerce mektepten uzak kalıyordum. …Günün birinde, mektebe gideceğim tuttu. İlk ders: “Ulûm-ı dinîye” yani: Din dersleri. Hocamız, genç, sarıklı, cübbeli ve hareketli bir adam. Adı: Mustafa Efendi! …İşte o girdiğim ilk derste, Mustafa Efendi, Kudurî-i Şerif kitabından, çocukları müzakere ediyor. Sorduğu soruya şunu kaldırıyor cevap yok; bunu kaldırıyor cevap yok. Herkes kem-küm edip duruyor. Sıra, bana geldi; ben de bilemedim. Mektebe gidemiyorum ki dersi bileyim. Hoca kızdı. Dövmek için hepimizi tahta önüne dizdi. Haklı tabiî. Eline, cetvelin keskin tarafını yiyen feryadı basıyordu. Sıra bana gelince, korka korka elimi açtım. Başım, omuzlarım arasına sıkışıp kaldı. Vursun diye bekliyorum; vurmuyor. Başımı kaldırınca gördüm. Hoca, bir yüzüme bir elime, ellerime bakıyordu.
-Arif! Sana ne oldu böyle? diye sordu. Gözleri yaşarmaya başladı. Bir şey diyemedim. Boynum bükülü kaldı. Hoca Efendi bana ne olduğunu yüzümden, kılık-kıyafetimden anlamıştı. Kanı-canı çekilen, soğuktan, bakımsızlıktan çatlayan, kir tutan ellerim her şeyi ayan-beyan ortaya koyuyordu. Bu bakımdan bana vurmadı, vuramadı.” (*)
Dedesi sağlığında kızı Gülfem'e “ Bu çocuğu mutlaka okutun!” diye sık sık tembih edermiş. Dedesinin ölümünden sonra halasının eline kalan Arif Nihat'ı halası Gülfem Hanım, zamanın hali vakti yerinden olanların çocuklarının okuduğu Gülşen-i Maarif Mektebi'ne parasız kontenjanından yazdırır. Arif Nihat, burada geçen bir hatırasını ise şöyle anlatır:
“Gülşen-i Maarif'te hep kibar sınıfın çocukları okurdu. Modern bir mektepti. Ben, iki mahalle mektebinden geçerek oraya gitmiştim. Kılığım-kıyafetim dökülüyordu. Mektep müdürümüz Ali Bey'di. …Gülşen-i Maarif'te, dördüncü sınıftaydım. Sınıfın iyi talebelerinden biriydim. Bir gün, hendese (Geometri) dersinde, hoca bir soru sordu…
Hendese hocası, çocukları birer birer tahtaya kaldırıyor sorduğu soruya cevap arıyordu.  Çocuklar, bilemiyorlardı. Dayak için tahta önünde dizilen çocukların sayısı, gittikçe artıyordu. Sonra, sıra bana geldi. Doğru cevabı ben verdim. Hoca, hışımla arkadaşlarıma döndü ve gürledi:
-Bakın dedi Arif'in sizinki gibi öyle sırmalı-kordonlu elbisesi yok! Ama kafası var, kafası! Def olun yerinize! Def olun haydi!
Hoca sonra, öz oğlunun elinden tutar gibi elimden tuttu ve beni sırama kadar götürerek yerime oturttu.”(**)
İşte, Arif Nihat'ı Arif Nihat yapan bu acı dolu hatıralardı. Gülşen-i Maarif Mektebinde okurken Birinci Dünya Harbi'nin çıkması, onun içinde fırtınalar koparmış ve tufan olup ona ilk beytini söyletmiştir:
“İngiliz'in boşuna gitti her işi
Türk'e mermi menzili oldu gemisi”
Yılların yaşattığı acılar, ona 5 Ocak 1937'de “Bayrak” şiirini yazdırtmış, milletinin gözünde bayraklaşıp “Bayrak” şairi olmuştu. Onun sırmalı-kordonlu elbisesi olsaydı belki de “Bayrak” şairi olup milletinin gönlünde taht kuramazdı. 
 Arif Nihat her 5 Ocak'ta duygulanır, hüzünlenir, dalar giderdi. Yine bir 5 Ocak'ta duygulandı. Ama bu sefer hastane köşesinde idi… Günün 5 Ocak olduğunu öğrendikten hemen sonra yaşadığı duygu seli ile dalıp gitti, sonra kelime-i şehadet getirmeye çalışarak göğsündeki bütün nefesi boşalttı. Arif Nihat'ın sessiz ve hareketsiz kaldığında takvimler 5 Ocak 1975'i gösteriyordu. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
(*) Arif Nihat Asya, Ed. Nevzat Kösoğlu, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2011, s. 87-88.
(**)Arif Nihat Asya, Ed. Nevzat Kösoğlu, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2011, s. 86-87.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.