ÇOCUK CENNETİMDEN BİR MELEK
İŞKADINI OLMUŞ MAAŞALLAH!
     Benim gözümde ayrıcalığı olan, özelim olan  bazı değerler bir araya gelerek bir cennet oluşturmuşlardı benim için.
     Neydi bunlar? Çocuk, çiçek, şiir, müzik. Hiçbiri bir diğerinden önce ya da sonra değil. Hepsi de aynı değerde.
     Şöyle dile getirmişim onlarla kurduğum cenneti:
     “Çiçek, çocuk, şiir ve müzik: İşte benim yıkılmayan cennetim.”
     Kırk dört yaşıma kadar süren bekarlığımın sırlarından biri işte bu cennetimin içinde gizliydi.
     Çokluğun egemen olduğu dünyada tekliğin dayanılmaz yalnızlığına dayandıran ve direndiren bir güçtü bu cennet.
     “Niçin evlenmiyorsun?” diye sordukları zaman, yazıp işyerimin en görünür yerine koyduğum bu sözü gösteriyordum ve şöyle diyordum:
     “Ya bu cennetim yıkılırsa…”
     Bu dört ögeden ikisini özdeşleştirerek tek öge haline getirmiştim.        
     Demiştim ki: “Çocuklar, konuşan çiçekleridir evlerimizin. Çiçekler, dilsiz çocuklarıdır bahçelerimizin.”
     Matbaama komşu evlerin konuşan çiçekleri kahvaltıyı yapar yapmaz benim yanımda alırlardı soluğu. Hatta öyle diyebilirim ki, bazan son lokmayı benim yanımda çiğnerlerdi.
     Bu konuşan çiçeklerimden üçü vardı ki, diğerlerine kıyasla öne çıkarlardı. Adaşım Hüseyin, Gül, bir de Buket.
     Eczacı merhum Kerim Bozdoğan'ın çocukları.
     Üç Bozdoğan kardeş beş ila yedi yaş arasındaydı tanıştığımızda.
     Arada bir güzellik yarışması yapardım çocuk dostlarımın arasında. Hepsi de kral ve kraliçe olurdu. Nasıl olurdu bu? Şöyle olurdu: Beyaz tenliler beyazların kralı ve kraliçesi, esmerler esmerlerin kral ve kraliçesi, kısa boylular kısaların kral ve kraliçesi, uzun boylular uzunların kral ve kraliçesi, ve sair… Kısaca, cebimde bir avuç mavi boncuk, her birinin gönlüne birer tane atardım.
     Yarışma başlarken en çok da Gül süslenirdi.
     Öyle kolay ve çabuk mutlu olurlardı ki… Yetişkinler gibi yutacak ne deve isterlerdi, ne hamut. Dudaklarına sürülecek bir parmak bal yeterdi onları mutlu etmeye.
     Matbaada bulunmadığım bir gün, bir dostum benim koltuğuma oturmuş. Hüseyin gelmiş bir ara, beni sormuş. Dostum da onu kızdırmak için, “Hüseyin Amca'nı kovdum, bir daha gelemez buraya” demiş. Vay, sen misin bunu diyen? Bir yandan ana-avrat söverken bir yandan da ne bulduysa fırlatıp atmış dostumun üzerine.
     Bütün bunları yazmak nerden geldi aklıma?
     Aradan çeyrek asır geçti. Çeyrek asır önceki matbaamın çocuk arkadaşı Buket, aynı dükkanın çapraz karşısında işkadını olarak arzı endam ediyordu. Buket, üç Bozdoğan kardeşten biri. Sigortacılığa başlamış. Çocuk Buketi'imin bana yaptığı gönül sigortasından memnuniyetime dayanarak göğsümü gere gere referans veriyorum sizlere.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.