Dede Korkut'un “Gelimli gidimli dünya / Son ucu ölümlü dünya.” şeklinde tarif ettiği dünyayı Âşık Veysel “İki kapılı bir han”a benzetiyor.  İki kapılı bu hanın misafirleri o kadar çoktur ki, gelenin gidenin haddi hesabı yoktur. Gece gündüz bu handan gelen geçen eksik olmaz. Kimisi fani dünyaya gözlerini açarken, kimisi de baki âleme göç edip gider. İşte, hayat böyle bir şeydir.
Ömür, ezan ile sela arasında geçen süredir. Doğduğumuzda kulağımıza ezan okunurken öldüğümüzde de minareden selamız verilir. İşte, bu yüzden ne kadar uzun yaşarsak yaşayalım bir cümle ile ölümü tarif etmek mümkündür. Dünya bizler için bir imtihan yeridir. Bu dünyanın fani olduğunu bilir, öteki dünyanın bakiliğine inanırız. Bu yüzden bu dünyaya fani, yalan dünya demiyor muyuz? 
Her gün biraz daha artıyor acılarımız. Her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyoruz. Yıllarca beraber olduğumuz kişileri büyük küçük demeden birer birer yolcu ediyoruz. Bazen tabutlarına omuz verip kefenlerine gözyaşı dökerek, bazen mezarlarına birkaç kürek toprak atarak… Kimi zaman da uzaklardan gözyaşlarımızı içimize akıtıp bir Fatiha okuyarak!..
Nüfus kayıtlarına göre Rumi 1337, Miladi 1921 yılında dünyaya gelen babaannem Güllü Aydoğan 18 Ağustos Pazar günü sabah namazının ardından Cenabı Hakk'ın "Külli nefsin zâikatü'l-mevt (Her nefis ölümü tadacaktır.)" (Âl-i İmrân, 185) emrine uyarak son nefesini verdi. Babaannem Osmanlı Devletinin yedi düvelle uğraştığı o buhranlı yıllarda dünyaya gelmişti. O, Osmanlıyı temsil eden son kişilerden sadece birisi idi. Ben ona işte bu yüzden “Garı paşa” derdim. Kendisi de bu sözden çok hoşlanırdı. Garı paşa tam bir Osmanlı karısı idi. Çoğu erkek onun eline su dökemezdi. Günümüzdeki karı kılıklı erkeklerden daha erkekti. Avrat karşısında eciş bücüş, ezik duran pısırık erkekleri hiç mi hiç sevmezdi. Onları göstererek “Bunların neresi erkek be!”derdi. 
92 yıllık ömründe ne kara günler gördüğünü bir anlatsa da dinleseniz, neler var, neler!.. 1960 yılında büyükbabamı kaybeder. Havanın kararmaya başladığı saatlerde elleri nasırlı büyükbabam tarladan evine dönerken elim bir olay sonucu vefat eder. O yıllarda henüz 39 yaşındadır babaannem. Büyük babamın ani ölümüyle 4 çocuk yetim, kendisi de dul kalır. Evin en büyüğü ise babamdır, babasının rahmetli olduğunda henüz 13 yaşında yeni yetip gelen bir delikanlıdır. Babaannem büyükbabama o kadar çok bağlıymış ki gelen bütün evlilik tekliflerini reddetmiş çocukları ve bağ bahçesiyle uğraşmış. Zaman zaman babaannemin yanına sokulur bu elim olay ne kadar acı da olsa, oturma odasında asılı duran eski bir fotoğraftan başka hiçbir şekilde görmediğim, yıllarca hayalimde yaşattığım, ömrümün sonuna kadar da yaşatacak olduğum büyükbabamdan bahsetmesini isterdim hep. Çünkü torunlar büyükbabalarının yanaklarından öperken bizler mezarlıkta büyükbabamın baş taşını öpmekle meşguldük. Mezarlığa gidemediğim zamanlarda geceleri yatmadan önce ona 3 İhlas 1 Fatiha okuyup büyükbabam yanımdaymışçasına onun başımı okşamasının, yanaklarımdan öpmesinin hayaliyle başımı yastığa koyuyorum yıllardır. Ne zaman bir dede-torun görsem burnumun direğinin sızladığını, gözlerimin dolu dolu olduğunu kim bilebilir benden başka? Bizleri büyükbaba sevgisinden yoksun bırakanları Allah'a havale ediyorum. Zaten dünyada gün yüzü göstermedi onlara Yüce Rabbim, öteki dünya da fazlasıyla cezalarını verecektir.
Azrail'in 92 yaşında kapısını çaldığı babaannem ümmi idi. Ailemizin yaşayan tek çınarı, huzur ve bereket kaynağımız idi.  Ümmi olmasına rağmen şifahen öğrendiği dualarla namazlarını kılmayı hiç ihmal etmezdi. İlerleyen yaşının verdiği rahatsızlıktan dolayı kulağı ağır işitirdi. Saati bilmez, güneşe filan bakarak namaz vaktini tahmin edip gider abdestini alır, sonra da bize iyice tembih ederdi “Oğlum, ezan okununca haber et.” diye. Yani dört gözle namaz vaktini beklerdi. Bundan 4 yıl önce ramazan ayında rahatsızlanmış, 13 gün kadar yoğun bakımda kalmıştı. Yoğun bakımdan çıktıktan sonra geçici hafıza kaybı oluşmuştu. Hafızası birkaç ay içinde yerine gelmişti, artık bizleri de tanıyordu. Son günlerde ilerleyen yaşının vermiş olduğu rahatsızlıktan mustaripti. Son nefesini verdiği Pazar sabahından 3 gün öncesine kadar kendi ihtiyaçlarını kendisi giderebiliyordu ama pek hali yoktu. Babaannem her zaman “Ya Rabbi! Beni elden ayaktan koyup da kimseye muhtaç eyleme. İki gün yatağa üçüncü gün mezara koy.” diye dua ederdi. Rabbim duasını kabul eylemiş olacak ki üçüncü gün toprağına kavuştu. Son yıllarda ise namazı aklına düşünce kılıyordu. Çünkü 4 yıl önce geçirdiği rahatsızlıktan sonra Alzheimer başlangıcı başlamıştı. 
Babaannemle acı tatlı hatıralarımız oldu. Zaman zaman yanına yaklaşır, elimi omuzuna atarak halını hatırını sorardım. Çok hoşuna giderdi benim bu davranışım. Cuma geceleri ayrı bir muhabbet için yanına sokulurdum. Malum terliğini çiftlemek gerek! Havadan sudan konuşurken “Oğlum bul gayrı birini de ölmeden senin de düğününü göreyim” derdi. Ben de “Babaanne düğünümde oyun oynayacaksan bulurum” derdim. O da “Oğlum sen getir yeter ki birini oynarım tabii” derdi. Sonra benim muzipliğim tutar “ Babaanne aslında bir kız buldum babası yokmuş, dedesi de vermiyor” derdim. Babaannem de “Niye vermiyormuş oğlum, senden iyisine mi verecekmiş torununu?” deyince, “Babaanne kızın dedesinin avradı ölmüş ben evlenmeden olmaz” diyor derdim. Babaannem de “Dedesinin adı batsın, evlenmeyi nediciymiş bu yaştan sonra?” deyince ben lafımı esirgemeden söylerdim: “Babaanne gel bu işe he de, dedesine seni verek, anasını babama, kızı da bana alak” deyince, “Seni gâvurun guzladığı” deyip enseme usulca bir şaplak patlattıktan sonra boynumdan çekerek “Seni verene gurban olurum” diyerek öperdi beni. Vay babaannem vay, evlatlarının bile söylemeye cesaret edemediği bu sözleri ben söyleyince kızmamanın sırrı neydi acaba? Şimdi ben Cuma geceleri kimin terliğini çiftleyeceğim söyler misin? 
 Babaannemin en büyük isteği ölmeden önce benim mürüvvetimi görmekti ama kısmet olmadı. Her zaman söylerdi: “Ah, ölmeden şunun da bir mürüvvetini göreydim.” diye. Ben de canını sağlamlaştırmasını söyledikten sonra “Azrail gelirse söyle, torunum evlenecek. Onun düğününde oyun oynayacağım daha de, gerisini Allah'a bırak.” derdim. Ben de çok istiyordum onun düğünümü görmesini, düğünümde onunla oyun oynamayı ama demek ki Allah yazmamış. Haziran'ın ilk günlerinde görüştüğümüzde aklî melekeleri oldukça yerinde idi. O günkü konuşmaları videoya almıştım. “Oğlum, senin düğününde ölmezsem şöyle, şöyle oynarım.” diyerek ellerini havaya kaldırıp oturduğu yerden nasıl oynayacağını göstermişti. 
Bayramda ailemin yanında idim. Babaannem ise amcamlarda idi. İlk ziyaretimde babaannemin hiç tadı yoktu. Son ziyaretimde de yatağından ihtiyaç gidermek için çıkmış yeniden yatağına gidiyordu. “Ömer geldi, Ömer!” denilince duydu ama tepki vermedi. Çünkü her halinden belliydi vücudunun yorgun düştüğü ve hafızasının iyice zayıfladığı. Getirip yanıma oturttum. Halını hatırını sordum ama o helallik istiyorum zannetti. “Helal olsun, helal.” dedi sadece. Haziran ayındaki durumundan eser kalmamıştı. Yemeden kesilmiş, yüzü gözü, el ve ayakları şişmişti. Birkaç bardak su içti. Birkaç lokma bisküvi filan yedirmeye çalıştık ama belli belirsiz yedi.   Belliydi ki emaneti teslim edeceği güne hazırlanıyordu. Başını omuzuma dayadı biraz. Az sonra “Oğlum, beni yatağıma götür” dedi.  Belliydi ki daha fazla oturacak hali yoktu. Kalkıp yerine götürürken adımları oldukça yavaş ve halsizdi. Deyim yerinde ise can kalmamıştı artık. Götürüp yatağına yatırıp üstünü örtmüştüm. 
15'i akşamı Adana'dan İstanbul semalarına doğru hareket ettim. Ettim etmesine de aklım babaannemde kalmıştı. Günde birkaç defa arıyor, babaannemin durumu hakkında bilgi alıyordum. 18 Ağustos'ta sabaha karşı uyandım büyük bir sıkıntı ile. Zaten sabaha kadar gözüme uyku girmemişti ama bir ara uyuyakalmışım işte. Demek ki babaannemin ölümü ayan olmuş. 11.30 gibi annemi aradım, babaannemin durumunu sordum. Buruk bir sesle “aynı, bir değişiklik yok” dedi, hoş beşten hemen sonra telefonu kapatmaya çalıştı. Oysaki o saatlerde tarlamızın yanı başında bulunan mezarlıkta babaannem toprağa veriliyormuş. Annem mezarlıktaki Kur'an sesini ve evde okunan aşır-ı şerifleri duymamam için bir odaya geçip kapıyı pencereyi kapattıktan sonra telefonumu açmış. Babaannemin ölümünü öğrendiğimde ise o çoktan toprağına kavuşmuştu. 
Babam, izinden yeni döndüğüm için izin alamama ihtimalimi düşünüp gelemezse üzülür, gurbet elde hasta olur düşüncesiyle aile fertlerimize sıkı sıkı tembih etmiş “Ömer'e haber verilmeyecek!” diye. Emir demiri keser misali kimse de bana bu acı haberi söyleyemeye cesaret edememiş. 
Babaannemin akli melekelerini tam olarak kullanabildiği zamanlarda yetimlerinin mallarına göz dikenlere gözyaşlarıyla nasıl beddua ettiğini Yüce Rabbim biliyor. Şimdi hangi yüzle gelip de senin ardında kıyama durmuşlar babaanne? Öncesinde senin bedduanı alanlar son 4 yılında gelip de senden helallik aldıklarını mı sanıyorlar! Senden son 4 yılında helallik alanların 4 yıl önce geçirdiğin rahatsızlıktan dolayı yakalandığın Alzheimer hastalığı başlangıcından haberleri var mıdır acaba? Yetim malına göz diken sizi gidi uyanıklar, Allah mazlumun ahını hiç koyar mı yerde? Hele hele sağlığında gelip halını hatırını sormayan bir kısım insancıklar sen ölünce baş ağıtçı olmuşlar. Onların sonu nasıl olacak, Allah ömür verirse göreceğiz babaanne.
Benim aradığımı bilirmiş gibi annemin ya da babamın telefonu her çaldığında “Ömer mi arayan?” deyip, “Söyleyin yeter çalıştığı, gelsin artık” diyen sen değil miydin? Annemlerin telefonu çaldığında şimdi beni kim soracak babaanne? Kulağın az duyduğu için telefonla kimseyle görüşmezdin de ben telefona isteyince nasıl da konuşurdun benimle? Babamlar az duyduğun için sorduğun soruya yüksek sesle cevap verdiklerinde yine anlamazdın da ben yanına sokulup uz uz söyleyince nasıl anlardın? Sanırım aramızda gizli bir bağ vardı. Bunun sadece ikimiz farkındaydık herhalde.  
Babaannem son nefesinde yanında olamadım, seni son yolculuğuna uğurlayamadım,  sana son vazifemi yerine getiremedim. Bu yüzden çok huzursuzum çok. Ne olur, hakkını helal et bana. Beni gurbet elde gözleri yaşlı mı bırakacaktın? Düğünümü görmek, düğünümde oyun oynamak kısmet olmadı sana. Şimdi ben kiminle oyun oynayacağım söyler misin babaanne? Kavlimizde beni sensiz bırakmak yoktu en azından düğünüme kadar, biraz daha dayanamadın mı babaanne? Hep söylerdin ya telefonda “Oğlum, sen gelince ben ölürüm” diye, kaderinde ben gidince mi ölmek varmış babaanne? Şimdi rahmetli büyükbabama kavuşmuşsundur, 53 yıllık hasreti gideriyorsunuzdur doya doya.  Öyle ümit ediyorum ki bu dünyada bulamadığın aile saadetini ahirette bulmuşsundur. Allah'ım sizi ahirette ayırmasın inşallah. Babaanne senden rica etsem büyükbabama selamlarımı iletir misin? Onu dünyada hiç görmedim ama inan ki onu çok seviyorum, onun yanağına bir buse kondurur musun torunun Ömer'den diyerek babaannem? Allah'ım yattığınız yeri nur, mekânınızı cennet eylesin. Allah'ım sizi hiç ama hiç ayırmasın babaanne.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Misafir Avatar
Mikail AYDOĞAN 4 yıl önce

Amcamın oğlu Ömer Aydoğan'a nasip olmayan bana nasip oldu.Baş ucunda son Yasin-i Şerif-ini okumak bana nasip oldu.o son nefesini verip de havaya son defa açtığın gözlerini hiç unutamayacağım.Ayak parmaklarını ben bağladım,mezara inip de ellerimle toprağına ben koydum.30 yıllık ömrümde senin gibi bir insan tanımamışım.Toprağın bol,Mekanın cennet olsun babannem....

Misafir Avatar
Ömer AYDOĞAN 4 yıl önce

Babaannemin son yolcuğunda onun yanında olamamak bir ömür acı verecek bana. Gurbette olduğumu bildikleri halde benden bu ölüm haberini gizleyenler bu acıdan sorumlu olsa gerek. Allah'ım onu son yolculuğunda yalnız bırakmayanlardan razı olsun. Mezarında rahat uyu babaannem...

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner30