Ah çocukluğum,
Ah köyüm!..
Beş yaşında başladığım ilkokul hayatımla birlikte kış mevsimleri çokça okulda geçerdi de, yaz mevsiminde tarla takım koşar dururduk.
Önümüze katılmış ya birkaç koyun, ya beş-on keçi veya bir-iki ineğin peşinde sabahtan öğleye, öğleden akşama kadar dere tepe dolaşır; rast gelmiş isek bir dere suyundan susuzluğumuzu giderirdik.
Yediğimiz ise en kabadayısı ile, yufka arasına doldurulmuş bulgur pilavı ile bir baş soğandı.
Ama mutlaka acıkarak yerdik.
Ama mutlaka az yerdik…
Bu sebeple, yediğimiz yemek her ne ise, baldan daha leziz gelirdi.
Rahatsız etmez, tabir yerinde ise, yarardı.
Dere tepe demeden, tarla takım gözetmeden sürekli hareket etmenin verdiği hal ile göbek bağlamış birisine pek rastlamazdık.
Köyümde bir kişi vardı göbekli!..
Adına “Göde mıktar” derdik. Çok şişmandı. Şişmanlık sebebi, belki de hareketsizliği idi.
Sonra “Eyice Mehmet” çıktı ortaya, göbekli olarak..
Zaman ilerledikçe de Ahmedali Osman, Ketsek Mustafa, Ahmedali Omar ve diğerleri..
Tabi ki değişen göbekler değildi sadece.
Bizatihi yaşadığımız hayatın tarzı idi.
Hep şehir gözlenir oldu.
Herkes okumayı ve devlet kapısında öğretmen ve memur olmayı hayal eder oldu.
Ceplere fazlaca para girdikçe tüketim iştahımız arttı.
Bazı hinoğlu hinler de tahrik ettiler.
Buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon ve derken internet ve cep telefonu..
Bunların sağladığı kontrol ve doğurduğu esaret, acıkmadan sofraya oturmayı ve çatlarcasına yemeyi getirdi peşinden...
İnsanlarımız yedikçe açlaştı, açlık hissettikçe çatlarcasına yedi.
Şimdi daha henüz on beşine yeni basmış körpe kızlarımız ve toraşan oğullarımız obezlik sebebiyle yolda yürüyemez oldular.
Güzellik ve yakışıklılık kavramlarının anlamını kaybettik.
Cinsel dürtülerimiz olmasa genç erkek ve kızlarımızın birbirlerini arzu etmelerine bile takatları kalmadı.
Sonunda hasta bir toplum olup çıktık.
“Filancanın boynunda bir ur çıkmış da ölüvermiş” dedikleri kanser hastalığı öylesine sıklaştı ki, korkulu rüyaya dönüştü.
Şeker fabrikalarımız satıldı ama insanlarımızın çoğunluğu birer şeker üretim merkezine döndü, diyabet (şeker hastalığı) coştu da coştu.
Üşenmezseniz gidip bakınız; Osmaniye Devlet Hastanesi başta olmak üzere, Yeni Hayat, İbn-i Sina gibi büyük ve hatırı sayılır hastanelerle sağlık klinik ve merkezleri, Aile Hekimlerimizi barındıran mahalle Sağlık Ocakları ve bilumum Acil servisler, Cumartesi ve Pazar günleri de dahil olmak üzere, haftanın her günü sabahtan akşama kadar dolup dolup boşalmakta, şifa arayan insanlarla dolup taşmaktadır.
Sebep?!.
Sebep, dar ve zayıf bırakılmış psikolojik kapasitenin korku ile doldurulmuş olması ve düzensiz yeme içme..
Sonuç, her ne kadar çok yeme ve çok hastalanma gibi görünse de asıl sonuç, insanımızın ar ve hayâ duygularının çatlatılması ve edebini kaybetmesidir.
Sonuç; gencecik, körpecik kadınlar ve kızlarımız, hiç perva etmeden, cadde ve sokak ortasında ellerine aldıkları bir yiyeceği dudaklarını şapırdata şapırdata, ağzının suyunu akıta akıta yemeleri, fakat aldıklarını da enerjiye dönüştürememeleridir.
Toplum olarak hastalığa alışmış durumdayız.
Hâlâ “Can boğazdan gelir” diyerek yemeyi marifet sayan bu topluma ancak, “aman fırsat vermeyin. Yiyin ha, yiyin” demekten başka yol kalmadı.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner30